karanlıklar çıkar mı sabaha?
tahammülsüzüm. görülemeyene, farkedilemeyene, bundan sonra değiştirilemeyecek olana, ona buna, her şeye karşı tahammülsüzüm. kalp kırmak, can yakmak istiyorum.
yapılır, yapılmaz değil. sonra gün gelir birileri de bana karşı tahammülsüz olur. tek korktuğum bu.
mendakkadukka.
250412
1133
neden bilmem, hiç bir zaman kandan korkmadım, çekinmedim. bu yüzden mi peşimi bırakmıyor acaba? ya içerden, ya dışardan.
sevgili behzat,
şu mutsuz pazar akşamında iyice ortalığı dağıttıktan sonra, öpüşünce
herşey düzelecek mi sanıyorsun?
iyi geceler.
gözümüzün içinde karanlık sular. hele ki kapanınca gözler, kesif bir karanlık. işte boğuluyorum bazen, ve şimdi, kendime ait o karanlık sularda. kapalıyken gözlerim, kim elini uzatabilir ki içeri?
japon kardeşlerime çok içerledim. her şeyleri farklı bu adamlar da herkes gibiymiş aslında. bir kayınpeder, damadını kenara çekip “çapkınlık mesele değil fakat sakın kızıma çaktırıp, onu üzmeyesin” diye uyarır mı? kendilerine karşı beslediğim sempatiyi gözden geçireceğim.
eskiden önemli ve özel olduğumu sanırdım. halbuki olmadığımı farkedince daha özel hissettim. ilginç bir deneyimdi. bir böcek kadar önemsiz ve fakat yoğurt yapan bakteri kadar işlevsel olduğunu bilmek güzel. günün birinde dünya başkanı olamayabilirim. ama bir kaç kişinin dünyasını değiştirebilirim. en başta kendi dünyamı değiştirdikten sonra.
bir kaç yaşlı adama rastladım. kuran’da geçen “alemlerin rabbi” ifadesini tartışıyorlardı. hiç birinin konu hakkında yeterli bilgisi yoktu ve alemlerden kastedilenin ne olduğunu bulmaya çalışıyorlardı. astrolojiden jeolojiye kadar pek çok teori uçuştu havada. yılbaşı ışıkları gibi yanıp söndü fikirler. bana sorsalar, her birinin bir alem olduğunu söylerdim onlara.
tanıdığım bir kaç yüz geldi gözümün önüne, her biri ayrı alem değil mi işte? başka ya da bambaşka.
*
ve şu televizyoncular, eskiden kaçamak bir kaç saniye öpüştürürdü aşıkları. şimdi uzun uzun kilitli kalıyor dudaklar. toplum dediğin şey nasıl da değişiyor.
*
her ne kadar, herkes ayrı bir alem olsa da bir yandan da hepimiz aynı değil miyiz işte? bu ne garip şey lan. kafam karışıyor ve en iyisi “arka sokaklar” seyredeyim diyorum: rıza baba adam tam bir pislik.
kaarşim, nedir bu murakami, y.atılgan ve wittgenstein arasındaki akrabalık? hatta bir de palahniuk ile david shoru’u katalım tam olsun. bir japon, bir yahudi, bir türk, bir kanadalı, bir de amerikalı aynı gezegenin saçma sapan başka noktalarında ayrı zamanlarda yaşıyorlarmış ve aynı şeyi hissetmişler. keşke hepsini göğe bakma durağında toplayıp, mentollü şeker ikram edebilseydik. nefesleri açılır, içleri ferahlardı. göğe bakıp, birlikte sevinirdik. sonra kedi otobüs gelir, baktığımız gökleri gezdirirdi.
mualla tüm bunlara ne derdi acaba? belki de hepsini birden sandala atıp mehtaba çıkarırdı.
—
kesin çaya bi şey katmışlar, ben gidiyorum.
güzel bir gün, önemsiz bir densizlik yüzünden kötü bitmemeli. dikkate almamayı, tümüyle gözden uzak tutmayı öğrenmeliyim.
bazen, öyle yoruluyorum ki rüya görmekten, nefes nefese uyanıyorum. korktuğumdan, koştuğumdan, heyecanlandığımdan değil.
yalnızca çok fazla kurgular kurgular ve acaba bu niye böyle oldu ki düşünmeler. böyle zamanlarda uykudan kaçasım geliyor.
bu yazacaklarım üstünde çokça düşündüm. giderken, gelirken, uyanırken ve uyurken. bir çok defalar, parçalarını unuttum. sonra hatırladım. baktım beceremeyeceğim, dün uyumadan önce minik bir ses kaydı aldım kendime not olsun diye.
ve işte bir defa daha kendi sesimi duymanın irkiltici oluşuyla yüzleştim. evvelce demiştim; aynadaki görüntüme yeni yeni alışırken, kendime konuşmak çok ilginç geliyor. sesimin tonunu pek beğenmediğimi söyleyebilirim. aslında kötü olmayabilir belki. fakat benim beğendiğim tonlarla pek alakası yok.
şuracıkta yeniden hatırlamalıyım ki, yazılacak şeyler akla düşer düşmez not edilmeli düsturu hayatta aldığım en yararlı tavsiyelerden biridir. ressamın eskiz defteri varsa, düşünen adamın da not defteri olmalı.
—o—
yeri geldikçe söylerim; en iyi ve tek bilebildiğim şey kendi deneyimlerim. tüm diğer bilgiler ya da duygular, çevirinin kaçınılmaz kayıplarından ve manipülasyonlarından nasiplenerek ulaşır. bu yüzden, aracısız ve tüm gerçekliğiyle deneyimleyebildiğim şeyler; ancak benim içimde olup bitenlerdir.
bunları düşünürken, başkalarının yaşadığı acı ya da çeşitli sarsıntıları nasıl olup da anlayabilir/paylaşabiliriz bilemedim. sanki nahoş deneyimler daha bir zâta mahsus, daha bir bölünemez, paylaşılamazmış ve hoşluklar da birlikte deneyimlenebilen şeylermiş gibi geldi.
yeri gelmişken, bir kelime:
in·di·vis·i·ble
adjective
1. not divisible; not separable into parts; incapable of being divided.
noun
2. something indivisible.
—o—
yegane bildiklerim, deneyimlediklerim olduğundan kelli iyi bildiğim şeyler listesinin başlarına oynayanlardan biri de acımasız eleştiri oklarının saplanırken çıkarttığı “vıccsk” sesi ve sonrasında hafifçe sıçrayan bir kaç damla koyu renk kandır.

bu okların ucu oldukça sivri tasarlanmıştır. kolayca, bir çok hazzı duyumsamıza aracılık eden tenimizin içine doğru girmeye başlar. bir parmağın ucundaki şefkatten çok daha hızlı nüfuz eder derinin altına. ilk giriş sırasında açtığı yarık çok büyük olmadığından, bir tazyike de sebep olmaz. böylece şiddetli bir fışkırma olmayacaktır. hafifçe, ancak birkaç santim dışarı çıkabilir koyu kırmızı damlalar.
bu, gerçekten iyimser bir başlangıçtır. geriye doğru sivri iki uç, dünyanın kaç bucak olduğunu göstermek için, kurbanın oku çıkarmasını bekler. sonrası? daha çok kan ve parçalara ayrılmış deri parçaları. umalım ki hayati bir organa dokumamış olsun.
kill bill’de bol kan fışkırmalı anime sahnelerini çok sevdiğimi söylemiş miydim?
—o—
birini eleştirmek; hemzemin ve pespaye ilan etmek çok kolay, fakat fazlası: kendi durduğu doğru yeri ölesiye pekiştirmek, sorgulanabilir olmaktan sıyrılmaktır. yer yer “lâ yüsel amma yefal” makamına yükselenlerin olduğu da görülmüştür.
nerden mi biliyorum? dışından değil içinden gözlemlemiş olmaktan naşi pek iyi biliyorum evet.
—o—
çocukluğumda ve dahi ilk gençliğimde çıraklık ederken, sıkça duyduğum yerin dibine batırmalardan bir tanesi ekip çalışmasına yatkın olmadığım ve sonsuza dek yalnız çalışmam gerekeceği yönünde olurdu.
sıkıcı olabilecek kadar çok tekrarladığım üzere, süreklilik arzeden sağduyum yaptığım seçimlerin yanlış olmadığını söylüyor, lakin söylediklerimi doğrulayacak örnekler bulmakta güçlük çekiyordum. ustanın haklı olduğu hususlar varsa da haklılıklarını yerle yeksan edecek haller içindeydi ve sahiden doğru söylüyordum.
—o—
o her yanı boka batmış -evet, gerçek, sahi bok- ayakkabıları temizlemem de istenmemişti. sorumsuzlukla itham edildiğimde, sahiden doğru söylüyordum: bana bunları temizlememi söylememiştiniz! kimse inanmamıştı.
çocuk evreninin kısıtlı hacmi içinde bir gerçeğin farkında olan tek kişi olmak korkunç bir durum. dehşetengiz bir karanlık. boktan bir hal.
sanırım bu yüzden “the game” filmindeki kasvet ve içi patlayacak gibi olmayı iliklerime kadar hissetmiştim.
—o—
doğru söylüyordum ve o kadar da uyumsuz biri değildim. doğru insanlarla birlikte iyi işler çıkarabilirdim. usta, beni tek başına ömür tüketecek bir zavallı olarak resmetmeye devam ediyor, sen şöylesin böylesin diye tam da kişiliğimi hedef alan tanımlamalar yapmaktan hiç çekinmiyordu.
ah, kendini bilmek, bilebilmek ne büyük mesele. birini anlayıp, böylesi net çizgilerle anlatmak nasıl mümkün olabilir ki?
bilmiyordum, en başta kendimi bilmiyordum. kendime nasıl bakacağımı bilmiyordum. kendimi anlamayı, nasıl kullanacağımı bilmiyordum. iyi niyetlerim, süre giden bir sağduyum ve parlak fikirlerim vardı ama işte her bir ok onları parçalamak için geliyordu. bir çoğunu tek tek çıkardım.
bazılarını çıkarmaya kalktığımda hayati uzuvlarımın parçlanacağını farkedince de okun sapını kırıp, ucunu içerde bıraktım. ne doktoru? ayna yoktu ki yaraya bakıp kendimi ameliyat etsem.
ne kadar olsa da oklar her biri iz bırakırdı neticede. ve sanırdım ki işte bu söylenenler böyledir ve ben işte nasıl da kıymetsiz, işe yaramazın biriyim.
—o—
eh, bu şartlar altında içimde şöyle bir kanaat oluştu: birini, sen tam da şöylesin halbuki böyle olmasın diye eleştirecek kadar tanımak hiç kolay değil. hele ki daha kendini bilmek bile bu denli güçken.
üstelik ve dahi, eğer o biri; sandığın gibi değilse -ki değildir çoğu zaman ya da sandığın şeyi zorunluluklar çerçevesinde geçici olarak sahiplenmiş olabilir- o eleştiri okları ancak ve ancak onun eşsiz, biricik, nev’i şahsına münhasır hasletlerini parçalamaktan öte gitmez.
ve işte bu yüzden, birine şöylesin demekten azami derecede kaçar, kaçınırım. gülyabani bir, şöylesin iki.